21 Temmuz 2011 Perşembe

Güvercinlerde Manyetik Konumlandırma Sistemi


Yapılan son bir deney, posta güvercinlerinin yön bulmada dünyanın manyetik alanından faydalandıkları teorisi için önemli destek sağladı.
İnsanlar, mesajlarını uzaktaki alıcılara ulaştırmada eski çağlardan beri güvercinlerden faydalanmıştır. Örneğin güvercinlerin, 1150 yılında Bağdat’ta mesaj iletme amaçlı kullanıldığına dair kayıtlar bulunmaktadır.
Dünyaca ünlü Reuters haber ajansının kurucusu Paul Reuter, 1850 yılında Belçika’nın Brüksel kenti ile Almanya’nın Aachen kenti arasında, 45 güvercinden oluşan bir filo ile haber ve borsa tahvil fiyatlarını dağıtmıştır.

İleri teknoloji savunma teknikleri kullanan Tavus Kelebeği



Tavus kelebeğinin en dikkat çekici özelliklerinden biri kanatlarının üzerinde aniden beliren gözlerdir. Peki bu gözler neden birdenbire ortaya çıkarlar. Bunu anlamak için kelebeğin bulunduğu çevreye şöyle bir göz atmak yeterlidir. Kelebeğin kanadında aniden beliren sahte gözler etrafta bir avcı kuşun olduğuna işarettir. Tehlikenin farkında olan tavus kelebeği düşmanını korkutup kaçırmak için bu sahte gözlere başvurmaktadır.
Bu çarpıcı savunma taktiğinin ne kadar etkili olduğu ölçmek için Stockholm Üniversitesi zooloğu Adrian Vallin ve ekibi tavus kelebekleri üzerinde bir çalışma yapmışlardır. Ekip, tavus kelebeklerinin kanatlarındaki sahte gözleri bir teknik uygulayarak koyulaştırıp, onları serbest bırakmıştır. Sonuçta sahte gözleri koyulaştırılan kelebeklerin 20'sinden 13'ünü kuşlar yemiş, kanatlarına müdahale edilmeyen 34 kelebekten ise sadece 1 tanesi avlanmıştır.

Sinekteki Mucize Aydınlanabilecek mi?


Bir sinek, havada uçarken son derece zorlu manevralar gerçekleştirebilir; yönünü aniden ters tarafa doğru değiştirebilir, tavana ters konabilir. Tüm bu manevralar sırasında, saniyede yüzlerce kez çırpılan kanat kaslarının koordineli hareket etmesi gerekmektedir. Kanatlardan birinin bedene yaptığı açı ile diğerinin bedene yaptığı açı arasındaki bir oransızlık, sineğin havada takla atarak yere düşmesine yol açacaktır. Ancak böyle birşey olmaz. Kanatlar bir yandan sineğe yön verecek şekilde kıvrılırken bir yandan da birbirleriyle hep uyumlu şekilde çırpılırlar. Burada ortaya çıkan önemli bir soru, sineğin böylesine mükemmel hareketleri hatasız bir şekilde nasıl gerçekleştirdiğidir.

Spermlerin Yol Bulmadaki Üstün Kabiliyetleri


Almanya'nın Ruhr Üniversitesi profesörü fizyolog Hanns Hatt (57), spermlerin ana rahminde yumurtalığa ulaşabilmek için yollarını “koklayarak” bulduklarını açıkladı.
Hatt'ın, yaptığı araştırmalar sırasında, spermlerin ve insanların derilerinin de koku alabildiğini tespit ettiği kaydedildi.
Washington Üniversitesi Fizyoloji ve Biyofizik departmanından Babcock ise konuyla ilgili olarak, “araştırmalar gösteriyor ki yumurta, spermi “koklama” kabiliyetini göz önüne alarak seçiyor olabilir” dedi.
Spermin Zorlu Yolculuğu
İnsan bedenini oluşturan 60-70 kiloluk et ve kemik kütlesinin özü başlangıçta bir damla suda toplanmıştır. Akıl sahibi, duyan, gören, işiten ve vücut yapısı olarak oldukça karmaşık bir yapıda olan insanın bir damla sudan meydana gelmesi şüphesiz ki olağanüstü bir gelişimin sonucudur. Bu bir damla suyun yalnızca küçük bir bölümünü oluşturan spemlerin yapıları ve yerine getirdikleri görevlerse gerçekten hayranlık vericidir.

Galaksi Haritasında Big Bang Yankılanıyor


Bilim adamları, bugüne kadar yapılmış en kapsamlı iki galaksi haritalandırma çalışmasında, Big Bang teorisine ciddi destek sağlayan bulgular elde ettiler. Çalışmaların sonuçları, Amerikan Astronomi Derneği’nin kış toplantısında açıklandı.
Galaksilerin geniş ölçekteki dağılım şekli astrofizikçiler tarafından, evrenin ilk aşamalarından günümüze kalan en önemli kalıntılardan birisi olarak değerlendiriliyor. Bu yüzden galaksilerin dağılımı ve konumları hakkındaki bilgiler için, ‘evrenin geçmişine açılan bir pencere’ tabirini kullanmak mümkün.
İngiliz, Avustralyalı ve Amerikalı bilim adamlarından meydana gelen iki ayrı çalışma grubu, yıllar süren araştırmalarında, toplamda yaklaşık 266.000 galaksiyi 3 boyutlu olarak konumlandırıp haritalandırdılar. Galaksi dağılımı hakkında topladıkları verileri, evrenin her yerinde yayılan Kozmik Fon Radyasyonu verileriyle karşılaştıran bilim adamları, galaksilerin kökenine dair önemli bulgular elde ettiler. Çalışmaları yorumlayan araştırmacılar, galaksilerin, Big Bang’den 350.000 yıl sonra oluşan maddenin nispi olarak kümelendiği bölgelerde oluştuğunu ve yer çekimi kuvvetinin etkisiyle şekillendiği sonucuna vardılar.

National Geographic'in Darwin Yanılgısı


National Geographic dergisinin Kasım sayısı, kapağında "Darwin yanıldı mı?" sorusuyla çıktı. Aynı isimli makaleyi kaleme alan doğabilimci David Quammen, bu soruya kendi açısından "hayır" diye cevap veriyor, Darwin'in evrim teorisinin günümüzde güçlü bilimsel kanıtlarla desteklendiğini iddia ediyordu. Quammen, Darwin'in Türlerin Kökeni isimli kitabında ortaya attığı ana iddiaları tekrarlıyor ancak önemli bir detayı atlıyordu.
Darwin, kitabında "Teorinin Zorlukları" başlıklı bir bölüm yapmıştı ve zorlukların varlığını şu gibi açık sözlü ifadelerle kabul etmişti:
"Teoriye karşı haklı olarak yöneltilmiş itirazların ve teorinin karşılaştığı güçlüklerin ağırlığı altında yıllarca ve onların ağırlığından kuşkulanamayacak kadar çok ezildim." 

Flores Adamı ile İlgili Yeni Gelişmeler

Homo floresiensis’in günümüz insanından ayrı bir tür olduğu yönündeki evrimci iddia, giderek yükselen itirazlar karşısında gerilemeye devam ediyor. İngiltere’nin The Times ve The Sunday Times gazetelerinin internet baskısı The Times Online, bu konudaki gelişmeleri şu sözlerle özetledi:
“Son yüzyılın en büyük antropolojik bulgusu olarak duyurulan bir bulgu, antropolojinin en büyük tartışmalarından birinin içinde yozlaşıyor.” 
Tartışmayı alevlendiren gelişme, H. floresiensis’in, Homo sapiens’ten ayrı bir tür olarak tanımlanmasına itiraz eden Endonezyalı bilim adamlarının görüşlerine, başka uzmanların destek vermesi oldu. Bunların başında, Avustralyalı bilim adamları Maciej Henneberg ile Alan Thorne ve Amerika’daki Chicago Field Museum’dan araştırmacılar geliyor.

Flores Adamı ile İlgili Önemli Gelişme


Flores Adamı, Homo sapiens’ten ayrı bir tür değil...
Geçtiğimiz hafta dünya basınında geniş yankı bulan Flores Adamı bulgusuyla ilgili evrimci iddialara böyle cevap vermiştik. Bilim dünyasından gelen son tepkiler de tam olarak bu cevabı tasdikler yönde.

Teuku Jacob
Bu yönde görüş bildiren önemli bir isim, Endonezyalı antropolog Teuku Jacob oldu. Bir evrimci olan Jacob, Gadjah Mada Üniversitesindeki Paleoantropoloji Enstitüsü başkanlığı görevini yürütüyor. Söz konusu enstitü, Endonezya sınırları içinde çıkarılmış olan ve insanın sözde evrimine atfedilen birçok fosili bünyesinde bulundurmasıyla tanınıyor. Bu yüzden Jacob’un sözleri, H. floresiensis ile ilgili evrimci senaryo aleyhinde önemli değer taşıyor.

Homo floresiensis ve Evrim Masalı Hakkında Ortaya Çıkan Gerçekler




Homo floresiensis ve Homo sapiens

Avustralyalı ve Endonezyalı bilim adamlarının önderliğindeki bir kazı ekibi, Endonezya’nın Flores adasındaki Liang Bua mağarasında, oldukça kısa boya ve küçük beyin hacmine sahip sekiz insana ait kalıntıları gün ışığına çıkardı. Fosiller, ele geçirildikleri adadan esinlenilerek Homo floresiensis, (Flores Adamı) ismiyle adlandırıldılar.
Bunlardan yaşı yaklaşık 18.000 yıl olarak hesaplanan ve 30 yaşlarında bir kadına ait olduğu tahmin edilen bir iskeletin boyu sadece 1 metre kadardı. Söz konusu kadının beyin hacmi ise sadece 380 cc. civarındaydı. Bu değer bir şempanze için dahi küçük kabul edilebilecek bir seviyede olması itibarıyla önem taşımaktadır.

ZAMANIN GÖRECELİĞİ BİR KEZ DAHA İSPATLANDI


"NASA: İzafiyet Teorisi Doğru", "Einstein Haklı Çıktı", "NASA İzafiyet Teorisini Doğruladı"…
2004 Ekim ayında gazetelerde yer alan bu başlıklar zamanın göreceliği konusunun bir kere daha doğrulandığına dikkat çekiyordu.
İzafiyet Teorisi'ni günümüzden 86 yıl önce, 20. yüzyılın en büyük fizikçisi olarak nitelendirilen Albert Einstein ortaya atmıştır. Görelilik kuramı olarak da adlandırılan bu teoriye göre uzay ve zaman bir algıdır. Diğer bir deyişle, mutlak zaman diye birşey yoktur. Uzay ve zamanı algılama biçimimiz, nerede bulunduğumuza ve nasıl hareket ettiğimize bağlıdır. Buna göre bir cismin hızına ve konumuna (çekim merkezine olan uzaklığına) göre, zaman hızlı veya yavaş geçmektedir. Bir cisim hızlandıkça (çekim merkezlerinin yakınında) o cismin üzerinde zaman yavaşlamaktadır. Yani hız arttıkça zaman kısalmakta, sıkışmakta; daha ağır, daha yavaş işleyerek sanki "durma" noktasına yaklaşmaktadır.
Bunu Einstein'ın bir örneği ile açıklayalım. Bu örneğe göre aynı yaştaki ikizlerden biri Dünya'da kalırken, diğeri ışık hızına yakın bir hızda uzay yolcuğuna çıkar. Uzaya çıkan kişi, geri döndüğünde ikiz kardeşini kendisinden çok daha yaşlı bulacaktır. Bunun nedeni uzayda hızla seyahat eden kardeş için zamanın daha yavaş akmasıdır.
Bir cismin hızının yanısıra konumu da zamanı etkilemektedir. Genel Görelilik Kuramı, çekim merkezlerinin yakınında zamanın daha yavaş geçtiğini ispatlamıştır.

DUA HASTALIKLARIN TEDAVİ SÜRECİNİ HIZLANDIRIYOR


"Kalpten Ölüm %30 Oranında Azaldı", "İyileşme % 11 Hızlandı", "Kısırlık Tedavisi %25 İlerledi" , "Toplu Dua AIDS'i İyileştirdi"…
Son günlerde gazetelerde yer alan bazı haberlerdeki bu başlıklar dikkat çekici bir araştırmanın sonuçlarının özeti niteliğindedir. Dua ile iyileşme süreci arasındaki bağlantıyı incelemek amacıyla yürütülen araştırmalar son derece önemli sonuçlar ortaya koymaktadır. Mind/Body Medicam Enstitüsü'nün kurucusu Dr. Herbert Benson tarafından 10 yıl boyunca devam eden ve 1800 kişinin katıldığı bir araştırma, bu alanda şimdiye kadarki en geçerli sonuçların elde edildiği araştırma olarak nitelendirilmektedir. ABD'de federal hükümetin 2.3 milyon dolar fon ayırdığı araştırmalarla ulaşılan sonuç, dua ve hastalıkların iyileşmesi arasında birebir bağlantı olduğudur.
Allah'tan Yardım Dilemek
"Çağırmak, seslenmek, istemek, yardım talep etmek" anlamlarına gelen dua, Kuran'a göre "insanın içten bir kalp ile Allah'a yönelmesi, O'na muhtaç bir varlık olduğunun bilinci ile sonsuz güç sahibi, Rahman ve Rahim olan Allah'tan yardım dilemesi"dir. Hastalık anları da insanın bu acizliğini daha net hissettiği, Allah'a yakınlaştığı anlardan biridir. Ayrıca hastalıklar Allah'ın takdiriyle gerçekleşen çok hikmetli bir imtihan, dünya hayatının geçici ve kusurlu olduğunu hatırlatan bir uyarı, sabreden ve tevekkül edenler için ahirette bir ecir kaynağıdır.

Kış Uykusundaki Ayılar Tıp Alanında Yeni Keşiflere Esin Kaynağı


Kış uykusu denilince ilk akla gelen hayvanlar kuşkusuz “ayılar”dır. Günümüzde ayılar ve vücutlarının kış uykuları boyunca gösterdikleri özellikler bilme ışık tutuyor.
Son yıllarda bilim adamları, ayıların kış uykusu süresince nasıl sağlıklı kalabildiklerini araştırıyor ve ayıların fizyolojik özelliklerinden tıp alanında yararlanmanın yollarını arıyorlar. Michigan Teknoloji Üniversitesi’nde sürdürülmekte olan araştırmanın hedefi, ayıların kemik metabolizmasını inceleyerek, halk arasında kemik erimesi olarak bilinen osteoporoza çare bulmak.
Kemiklerimiz, yaşamımız boyunca sürekli yenileniyor. Ne var ki yaşlılık, hareketsizlik gibi nedenlerle kemik yıkımı artıyor, yenilenme azalırsa kemik dokusunda zayıflama meydana geliyor. Ancak Amerikan Kara Ayı, aylar süren kış uykusu boyunca hemen hemen hiç hareket etmediği halde, kemik yoğunluğunda önemli bir azalma olmuyor. Oysa benzer bir süreyi yatağa bağımlı şekilde geçirecek bir insanın kemiklerinin, kraker kıvamına geleceği ve kolayca kırılacağı öngörülüyor.
Michigan Teknoloji Üniversitesi’nden Seth Donahue’nun liderliğindeki araştırma ekibinin, 2003 yılında The Journal of Experimental Biology’de yayımlanan makalesine göre, ayının kış uykusu süresince kemik yıkımında artış oluyor, ama kemik üretimi sabit kalıyor. Hareketsiz kalan insanlarda da yıkım artıyor, ama üretim sabit kalmıyor, azalıyor.

KÖSTEBEĞİN RADAR BURNU


San Diego Vanderbilt Üniversitesi’nden Kenneth Catania isimli bir bilim adamı, yıldız burunlu köstebeklerin ilginç görünüşlü burunları üzerine bir çalışma yaptı. Bu çalışmanın sonunda köstebeklerin burunlarının dokunmaya karşı aşırı duyarlı olduğu sonucuna vardı. Ayrıca çalışması esnasında bu oranların daha doğmadan önce, cenin halinde iken belirlenmiş olduğunu ortaya çıkardı.
İnsan Elinden Daha Hassas Bir Dokunma Duyusu
Amerika’nın doğusunda görülen ve toprak altında tüneller kazarak yaşayan bir köstebek türünün burnu 22 adet uzantıdan oluşan bir yıldız şeklindedir. Bu ilginç görünümlü burnundan dolayı yıldız-burunlu köstebek olarak adlandırılan bu canlı uzun yıllar süren araştırmaların konusu olmuştur.
Bu araştırmalar sonucunda da köstebeğin burnundaki uzantıların koku alma ile bir ilgisinin olmadığı ve köstebeğin toprağın içindeki küçük böcekleri bu uzantılarla dokunarak hissettiği ortaya çıkmıştır. İşte yıldız-burunlu köstebeğin, son derecede hassas olan bu doku hissi, araştırmacıları hayranlık içinde bırakmaktadır. Vanderbilt Üniversitesi’nde bir beyin araştırmacısı olan Ken Catania da, yıldız-burunlu köstebeği bu özel burun yapısından dolayı, “yeryüzündeki memelilerden en gelişmiş dokunma hissine sahip” canlı olarak tarif etmektedir. 

"İlk Nefes" Geni


ABD'nin Cincinnati Çocuk Hastanesi'nden uzmanlar, anne karnında akciğer gelişimini ve doğum sırasında bebeğin nefes almasını sağlayan 'Foxa2' adlı geni keşfettiklerini açıkladılar. Buna göre anne karnındaki güvenli ortamdan hayatın zorlu yollarına adım atılan ilk anda alınan ilk nefesin de bir gen tarafından kontrol edildiği belirlenmiş oldu.
Prematüre doğumlarda umut
Cincinnati Çocuk Hastanesi doktorları, 'Foxa2' adı verilen genin keşfinin akciğer sorunuyla dünyaya gelen prematüre bebeklerin tedavisinde önemli bir adım olacağını düşünüyorlar. 
Gebeliğin ilk altı ayında akciğerler tamamen gelişmiş olmuyor. Bu yüzden erken doğan bebekler solunum güçlükleri yaşıyorlar. Bu genin keşfi sayesinde hem erken doğan bebeklere hem de akciğer sorunu çeken çocuk ve yetişkinlere daha iyi bir tedavi sağlanabilecek.
Yeterli hava almayı sağlıyor
Dr. Jeffrey Whitsett konuyla ilgili olarak, "Foxa2'nin, doğumdan sonra ciğerlerdeki küçük hava yollarının çökmesini engelleyerek yeterli hava almayı sağlayan ve ciğerleri hastalıklardan koruyan bir gen grubunu kontrol ettiğini saptadık. Bu sayede akciğer hastalıklarına karşı yeni tedaviler bulunabilir" dedi.

Bilim"Uyumadan Uçan Kuşlar"ı Araştırıyor


Göçebe kuşlar yazlık ve kışlık evleri arasında seyahat ederlerken uzun mesafeler katediyorlar. Şarkı kuşları daha çok gece uçmalarına rağmen sürekli uyanık kalarak bu olayı daha da etkileyici hale dönüştürüyorlar. Geçtiğimiz günlerde PLoS Biology adlı gazetede yayınlanan habere göre göç sezonu sırasında bu hayvanlar gözleri çok az kapalı olarak hem de uykusuz yaşayan hayvanlarda görülen sağlığa zararlı etkilere maruz kalmadan yolculuk ediyorlar.
Madison’daki Wisconsin Üniversitesi'nden Ruth Benca ve çalışma arkadaşları bir kafeste alıkonulmuş hayvanların uyuma düzenlerini ve hareketlerini bir yıl boyunca incelediler. Göç sezonu boyunca, kafesteki kuşlar son derece enerjik, hareketli davranışlar sergilediler. Ayrıca, -insanlarda rüya görmeyle ilintili olarak belirlenen- normal REM uykusunun 3’te biri süresince uyudular. Geceleri teste tabi tutulan diğer canlılar uyurken onlar tamamen uyanık kaldılar ve normal testlerine devam ettiler, ki bu da kuşların göçleri boyunca “uyurgezer” olmadıklarını bir kez daha kanıtladı.

İnsanoğlu Muhteşem Evreni Keşfetmeye Çalışıyor


Geçtiğimiz günlerde dünya tarihi adına önemli bir adım daha atıldı. Uzay tarihinin en pahalı aracı Cassini, Satürn’ün halkasındaki boşluktan geçerek gezegenin yörüngesine oturmayı başardı. NASA ve ESA ortak yapımı 3.3 milyar dolar değerindeki Cassini, gezegenin yörüngesine girmek için, halkanın alt tarafından yol alarak, F halkası ile G halkası olarak adlandırılan halkaların arasındaki boşluktan geçti.
Pasadena Jet Propulsion Laboratory’deki NASA uzmanları, araçtan Dünya’ya ulaşan sinyallerde ilgili herhangi bir problem olmadığını belirtiyorlar. Cassini son konumu itibariyle Dünya’ya bir buçuk milyar (1.448.410.000 km), Satürn’e ise 20 bin km uzaklıkta bulunuyor. Cassini, Satürn’ü araştıracağı 4 yıl boyunca gezegenin etrafında 76 kez dönecek.
Yörüngeye girişi 96 dakika süren Cassini, 1997 yılında fırlatıldığından bu yana 3.5 milyar kilometre yol aldı.
Bilim adamları Satürn’ün, Güneş Sistemi’nin oluşum süreci ile ilgili birçok ipucu taşıdığını düşünüyorlar.

Kurbağadaki Şaşırtıcı Metabolizma, Yeni Tedavilere İlham Kaynağı Olabilecek


 
Yeşil çizgili Avustralya kurbağasının şaşırtıcı metabolizması, hareketsizlik sonucu kas ve kilo kaybına uğrayan insanları tedavide ve damızlık çiftlik hayvanlarını geliştirmede yeni yöntemlere ilham kaynağı oluyor.
Bu kurbağa, kurak yaz mevsiminde kendisini çamura gömüyor ve bedeninde ürettiği mukozamsı bir koza içinde aylarca hareketsiz kalıyor.
CSIRO Livestock Industries araştırma kuruluşundan Dr. Nick Hudson, bilimsel adıCyclorana alboguttata olan kurbağanın yaz uykusu denebilecek bir süreçte (aestivation) kaslarında hiçbir değişiklik yaşamadığını belirtiyor. Kurbağa, yaz döneminde kendini çamura gömüp aylar boyunca hareketsiz kalıyor.
Dr. Hudson kurbağanın ilham kaynağı olduğu çalışmalarının amacını şöyle açıklıyor:
“Bu küçük hayvan çamurda birkaç ay boyunca gömülü kalıyor ama gücünden veya kilosundan hiçbir şey kaybetmiyor. Eğer kurbağanın bunu nasıl yapabildiğini anlayabilirsek, belirli genlere odaklanarak veya yeni yöntemler geliştirerek çiftlik hayvanlarında gelişim sırasında kas kütlesini artırabilir veya kuraklığa bağlı beslenme yetersizliği durumlarında kas kaybını sınırlandırabiliriz.“ (1)

Ağaçlar Uzar, Ama Nereye Kadar?



Kuzey Arizona Üniversitesi’nden araştırmacılar, dünyanın en uzun ağaçları üzerinde yaptıkları çalışmada ağaçların büyümesini kontrol eden faktörleri ortaya çıkardılar. (1)(2)

Ağaçta apaçık bir tasarım vardır. Ağacı meydana getiren hücreler; kök, gövde, kabuk, su kolonları, dallar ve yaprakları oluşturacak şekilde organize olmuştur. Hücreler ağacın yaşamını sürdürmesi için gerekli fonksiyonları yerine getirecek parçaları oluşturmakta, bu parçalar arasında da sistemli bir işbirliği yürütülmektedir.
Ayrıca bir ağaç, kimyasal üretim yapan dev bir fabrika gibidir. Burada çok karmaşık kimyasal işlemler, kusursuz bir plan dahilinde yürütülür. Bu işlemleri yürüten organların bilgisayar gibi hesaplamalar yaptığına dair deliller mevcuttur. (3)
Bir ağaçla ilgili en çarpıcı gerçeklerden biri, bu organizasyon ve sistemlerin bilgisinin, ağaç henüz küçük ve yuvarlak bir tohum halindeyken, DNA’sına yüklenmiş olmasıdır. Tohum, DNA’sında yüklü talimatları izleyerek kendisiyle görünüm ve ebat açısından hiçbir benzerlik taşımayan dev bir yapya dönüşür. Bir tohumun toprağa düştükten ve biraz nemlendikten sonra kök salıp dallanarak bir ağaca dönüşmesi, Allah’ın kusursuz yaratmasının apaçık bir göstergesidir.

Hipopotamların ürettikleri sıvı, güneş kremi işlevi görüyor



Japon araştırmacılar hipopotamların derilerinin, onları güneşe ve bakterilere karşı koruyan kırmızımsı iki pigment salgıladıklarını keşfettiler.

Bir grup Japon araştırmacı hipopotamları güneşe ve bakterilere karşı koruyan bir pigment üzerinde araştırmalarını yoğunlaştırdılar. Bu ilginç olaydan sorumlu olan pigmentleri inceleyen Kimiko Hashimoto'nun, Yokohama’daki Keio Üniversitesi’ndeki arkadaşlarıyla birlikte yürüttüğü çalışmaların sonuçları Nature dergisinde yayınlandı.
Hipopotamlar aslında terlemezler. Hipopotam suyun dışında olduğu zaman derisindeki epidermik bezleri vücudunun ısısını kontrol etmeye, onu güneşe ve bakterilere karşı korumaya yarayan yapışkan bir tür sıvı salgılar. Araştırmacılar Tokyo’daki Ueno Hayvanat Bahçesi’ndeki iki memeliden aldıkları bu yapışkan sıvıyı incelediler ve onu oluşturan iki pigmenti ayrıştırdılar: Pigmentlerden biri kırmızı “hiposüdorik asit” ve diğeri portakal rengi “norhiposüdorik asit”ti.

Örümceklerin Tavanda Yürüyebilmelerinin Sırrı



Almanya'nın Bremen eyaletindeki Teknik Zooloji ve Biyonik Enstitüsü'nde görevli biyomekanik uzmanı Andrew Martin ve çalışma arkadaşları, küçük bir sıçrayan örümceğin ( Evarcha arcuata ) ayağını taramalı elektron mikroskobunda incelediler. Elde ettikleri resimler, ayakların altında, diğer örümceklerde olduğu gibi uzun tüylerin (setae) dizili olduğunu ortaya koydu. Bu tüylerin her biri, daha da ince olan ve uçları üçgen şeklinde tüycüklere ayrılıyordu (setules).
Bilim adamları ne tür bir yapışma kuvvetinin devrede olduğunu görmek için, daha çok malzeme biliminde kullanılan bir yöntemle örümceğin ayağı ve küçücük bir tel arasındaki yapışma kuvvetini ölçtüler. Araştırmacıların hesapları, toplamda yaklaşık 600.000 tüycüğün temasıyla tavanda asılı duran bir örümceğin, kendi ağırlığının 173 mislini taşıyabilecek bir yapışma kuvvetiyle tutunduğunu gösterdi.

İnternet'ten İnterkoloni'ye


Bilgisayar programcıları balarılarından örnek alıyor 

İnternet ortamında alışveriş yoğunluğunun giderek artması, beraberinde bazı önemli sorunları da getiriyor. Müşterilerin alışveriş davranışları çoğu zaman beklenenin dışında ve birbirlerinden tamamen farklı olabiliyor. Bu durumun ortaya çıkardığı değişken trafik ise on-line satış yapan internet sunucuları üzerinde ani yüklenmeler meydana getiriyor (Sunucu: Bir ağın kaynaklarını işleten ve istemci bilgisayarlara hizmet sunan bilgisayar). İşte bu yüklenmeleri düzenleyebilecek teknolojiler geliştirmek için Oxford Üniversitesi ve Georgia Teknoloji Enstitüsü'nden uzmanlar birlikte çalışıyor. Araştırmacılar bu çalışmalarda, trafiği etkin bir şekilde zaten düzenlemiş olan b ir topluluğu örnek alıyorlar. İnternet sunucularını trafiğin ‘vızır vızır' olduğu anlarda rahatlatabilecek teknolojilerde, ‘balarısı kolonilerinin' davranışları taklit ediliyor.
İnternette gerçekleştirilen hisse alım satımlarında, alışverişlerde veya açık artırmalarda müşterilerin aniden birikmesi; sunucu işleten firmalar için büyük zorluk oluşturuyor. Karlarını maksimuma çıkarmak için, bağlı oldukları bilgisayarları an ve an kontrol edip, hızlı müdahalelerle değişen talep seviyelerine uyum sağlayabilir halde tutmaları gerekiyor. Ancak bir bilgisayara bir anda sadece tek bir ağ uygulaması yüklenebilir olması bir handikap oluşturuyor. Bu uygulamaları art arda değiştirmek, bilgisayarın kendini yeniden ayarlaması için gerekli olan 5 ila 7 dakikalık süre boyunca kesinti, yani zarar meydana getiriyor.
Arıların yaptığı işte de benzer bir problem göze çarpar. Çiçek toplulukları kalite açısından değişkenlik gösterir. Bu yüzden, nektar toplama oranını maksimuma çıkarmaya yönelik hareket eden bir kolonide, her bir çiçek topluluğuna kaç arının gönderileceği, bu arıların orada ne kadar vakit geçirecekleri gibi kararların sorun oluşturabileceği düşünülebilir. Ancak arıların son derece verimli çalışma sistemi sayesinde böyle bir sorun yaşanmadan işler kolaylıkla halledilir.
Bir kovandaki arıların beşte biri nektar toplayıcı olarak görev yapıyor. Bunların görevi, çiçek topluluklarıyla kovan arasında mekik dokumak ve olabildiğince fazla miktarda nektar toplayabilmek. Bunlar kovana döndükleri zaman yüklerini, kovanın bakıcılığını yapan ve yiyecekleri depolayan arılardan birine devrediyorlar. Nektarı devralan arılar da bunları petek gözlere güzelce yerleştiriyorlar. Nektar taşıyıcı arı, arkadaşlarının uğradığı çiçek topluluklarının kendisinin bulduğu çiçek topluluğuna oranla ne kadar verimli olduğunu anlamada yine kovandaki arkadaşlarından yararlanıyor. Görünüşe göre arı, kovana geldiğinde yükünü devredebileceği, meşgul olmayan bir arı bulmak için geçen süreye bakıyor. Eğer bu bekleyiş çok uzun sürerse, o zaman nektar toplayıcı arı bunu kendi çiçek topluluğunun üst kalitede olmadığını, diğer arıların çoğunun da başarılı arayışlar gerçekleştirdiğine bir işaret olarak alıyor. Ancak eğer nektarını kendisinden devralacak çok sayıda arıyla karşılaşırsa, yükünün iyi kalite olması ihtimali artıyor.
Görüldüğü kadarıyla, bu bilgiyi kullanan arı, çiçek topluluğunun daha fazla zahmete değer olup olmadığına karar veriyor. Eğer değerse, diğerlerinin kendisini takip etmesi için ünlü dansını yapıyor. Bu dansın uzunluğu, bir çiçek topluluğunun ne kadar karlı olabileceğine işaret ediyor.
İngiltere'deki Ox­ford Üniversitesi'nden Sunil Nakrani ile ABD'nin Atlanta kentindeki Georgia Teknoloji Enstitüsü'nden Craig Tovey, arıların stratejisini internet sunucularının problemlerine uyarladılar. Bu uyarlamada, her bir sunucu, nektar toplayıcı arı; müşteri talebi de çiçek topluluğu rolünü üstlendi. Dr. Nakrani ve Dr. Tovey böylelikle internet sunucuları “kovanları” için bir “balarısı” algoritması geliştirdiler. (algoritma: bilgisayar programı uygulamalarında kullanılan, aşamalı problem çözme süreci)
Bir sunucu, arıların dansla gerçekleştirdiği işi, bir reklam üreterek ve reklamı kovandaki diğer sunuculara yollayarak yapıyor. Bu reklamın süresi, o sunucunun müşterilerinin önemini ve karlılığını yansıtıyor. Diğer sunucular reklamı okuyup arı dansındaki talimatları izleyen işçi arılar gibi davranıyor: Reklamı ve kendi tecrübelerini değerlendirmeye katarak o an hizmet ettikleri müşterilerden, reklamı gönderen sunucunun hizmet etmekte olduğu müşterilerine geçiş yapıp yapmama konusunda karar veriyorlar.
Dr. Nakrani ve Dr. Tovey, geliştirdikleri balarısı algoritmasını, çoğu internet ev sahipliği sağlayıcısı (internet host providers) tarafından hali hazırda kullanılmakta olan ve ‘açgözlü’ algoritma olarak isimlendirilen algoritmayla kıyasladılar. Açgözlü algoritma geriye dönüktür; zamanı eşit dilimlere böler ve bir önceki dilimde en karlı düzenlemenin ne olduğunu tespit ederek yeni dilimde sunucuları müşterilere ona göre tahsis eder. Trafiğin son derece değişken olduğu anlarda, balarısı algoritması açgözlü algoritmadan %20 daha iyi performans ortaya koydu. Belki yakın bir gelecekte balarısı logaritmasıyla çalışan sunucular yaygınlaşacak ve o zaman internet için ‘interkoloni’ terimini kullanmak daha uygun olacak.
Bilim adamlarınca gerçekleştirilen bu çalışma doğada ne kadar akılcı çözümlerin bulunduğunu birebir uyumlu bir benzetmeyle gösteriyor. İnternet sunucularındaki problemle arı kolonisince çözülmüş olan problem birbirinin aynısı gibi. Nitekim balarısı kolonisi modelinin uyarlanmasıyla gerçekleştirilen çalışmada elde edilen başarı bunun bir göstergesi. Peki ama arıların bilgisayar programcılarına sunduğu bu çözümün temeli nereden geliyor? Bilgisayar programcıları bunu arı davranışlarından örnek aldığı halde arıların böyle bir imkanı bulunmuyor. Çünkü bilgisayar programcılarının arıları taklit etmesi muhakemeye dayalı, bilinçli bir düşünme sürecinin ürünü olduğu halde arıların böyle bir düşünme yeteneği bulunmuyor. Problemin çözülmesi, öncelikle problemin farkında olmayı, problemi ortaya çıkaran faktörleri analiz etmeyi, bunların problem geneline ve birbirlerine etkisini düşünüp ortaya çıkarmayı ve nihayet buna alternatif uygulamalar üzerinde karar vererek probleme müdahale edilmesi gibi aşamaları gerektirir.
Elbette ortalama 20.000 ila 50.000 bireyden meydana gelen bir arı kolonisinde böyle bir problem çözme süreci gerçekleşmiş olamaz. Normalde kargaşa ve ayrılık içinde olması beklenecek bu kadar çok sayıda canlının, ortak bir karar almışçasına en verimli nektar toplama stratejilerini uygulayarak enerji tasarrufu sağlamasının tek bir akılcı açıklaması olabilir. Arı kolonisindeki problemin bilgisi ve çözümü üstün akıl sahibi bir Yaratıcının eseridir. Hiç şüphesiz arı kolonisini var eden ve onları birarada tutan göklerin, yerin ve ikisi arasındaki herşeyin Yaratıcısı olan Yüce Allah'tır. Arı kolonisindeki strateji de Allah'ın arılara vahyetmesinin sonucudur. Allah bunu Nahl Suresi'nde şöyle bildirmektedir:
“Rabbin bal arısına vahyetti: Dağlarda, ağaçlarda ve onların kurdukları çardaklarda kendine evler edin.
Sonra meyvelerin tümünden ye, böylece Rabbinin sana kolaylaştırdığı yollarda yürü-uçuver. Onların karınlarından türlü renklerde şerbetler çıkar, onda insanlar için bir şifa vardır. Şüphesiz düşünen bir topluluk için gerçekten bunda bir ayet vardır.” (Nahl Suresi, 68-69)

Duyularınızın Gerçekliğinde



Diğer insanların sizin gibi görüp görmediklerini, kokuları sizin gibi algılayıp algılamadıklarını ya da dokunduklarında sizin gibi hissedip hissetmediklerini düşündüğünüz oldu mu? Belki de düşündünüz, ama başkalarının algı dünyasını bilmeniz mümkün olmadığı için kesin bir sonuca varamadınız? Konuyla ilgili son bilimsel gelişmeler, bu gibi düşüncelerinize önemli katkılar sağlayacak nitelikte.
Asırlardır merak edilmiş bir sorudur: “Benim dünyayı algılamam, sizinkinden ne gibi farklılıklar gösteriyor?” Bir kırmızı güle baktığımızda bunun mavi veya yeşil olmadığı konusunda hem fikiriz ama benim gördüğüm kırmızı acaba sizin gördüğünüz kırmızı gibi mi? Veya burnuma gelen kokuyu siz acaba nasıl algılıyorsunuz?

Sinek Gözü,Yeni Tıbbi Görüntüleme Sistemlerine İlham Kaynağı



Sineğin gözündeki tasarımdan ilham alınarak tasarlanan ucuz optik sistem, yeni tıbbi görüntüleme cihazlarını davet ediyor.
Tıbbi teşhis ve tedavide manyetik görüntüleme cihazlarının kullanımının getirdiği faydalar tartışılmaz. Şimdilerde İsrailli bilim adamları bu alanda yeni bir cihaz geliştirmek için çalışmalarını sürdürüyorlar. Geliştirilme aşamasındaki bu cihazın halihazırda kullanılmakta olan cihazlara nazaran önemli bir avantaj getireceği umuluyor. Bu avantaj, mevcut cihazlarda kullanılan görüntüleme yöntemine göre çok daha ucuz olması. Dolayısıyla bu projenin gerçek olması durumunda, insanlara sıklıkla sağlık taramalarından geçebilme fırsatı sunulmuş olacak. MRI (Manyetik Rezonans Görüntüleme) veya potansiyel olarak zararlı olan X-Işını Mammografisi (göğüs taraması) gibi mevcut görüntüleme yöntemleri şu açıdan pahalılar:
Medikal görüntülemede ışıktan faydalanılabilmesi için, taranan objeden gelen az sayıdaki fotonun (ışık parçacığının) algılanabilir olması gerekiyor. Mevcut cihazlarda ise bu biraz problemli. Bu problem, taranan objenin önündeki dokunun ışığı dağıtarak görüntüde parazitler meydana getirmesi olarak özetlenebilir. Kullanılmakta olan yöntemlerde bu problem, doku tarafından dağıtılan ışınların meydana getirdiği parazitleri gideren özel kapatıcılara sahip pahalı kameralarla gideriliyor. Bu da maliyetleri artırıyor.

Bukalemun Dili, Jet Uçağından Daha Hızlı


Zooloji ders kitapları bukalemunun balistik dilinin, hızlandırıcı bir kasla güçlendirildiğini yazar. Bu kas, sardığı – ve sert bir kıkırdaktan meydana gelen- dil kemiği üzerinde sıkıştıkça uzar. Ancak Proceedings of the Royal Society of London (Series B) dergisine kabul edilen bir çalışmada, bukalemunun beslenme davranışlarını inceleyen iki morfolog (şekil bilimci), bukalemun dilinin hızlı hareketi ile ilgili daha başka etkenlerin olduğunu buldu. 
Hollandalı iki araştırmacı; Leiden Üniversitesi’nden Jurriaan de Groot ve Wageningen Üniversitesi’nden Johan van Leeuwen, bukalemun dilinin avı yakalama sırasında nasıl çalıştığını anlayabilmek için saniyede tam 500 kare yakalayan, hızlandırılmış x-ışını filmi çektiler. Filmler, bukalemun dilinin ucunun 50 g’de (g= yer çekimi sabiti) hızlandığını ortaya çıkardı. Bu hızlanma, bir jet uçağının erişebileceği hızlanmadan beş kat daha fazla.

Sinek Gözü,Yeni Tıbbi Görüntüleme Sistemlerine İlham Kaynağı



Sineğin gözündeki tasarımdan ilham alınarak tasarlanan ucuz optik sistem, yeni tıbbi görüntüleme cihazlarını davet ediyor.
Tıbbi teşhis ve tedavide manyetik görüntüleme cihazlarının kullanımının getirdiği faydalar tartışılmaz. Şimdilerde İsrailli bilim adamları bu alanda yeni bir cihaz geliştirmek için çalışmalarını sürdürüyorlar. Geliştirilme aşamasındaki bu cihazın halihazırda kullanılmakta olan cihazlara nazaran önemli bir avantaj getireceği umuluyor. Bu avantaj, mevcut cihazlarda kullanılan görüntüleme yöntemine göre çok daha ucuz olması. Dolayısıyla bu projenin gerçek olması durumunda, insanlara sıklıkla sağlık taramalarından geçebilme fırsatı sunulmuş olacak. MRI (Manyetik Rezonans Görüntüleme) veya potansiyel olarak zararlı olan X-Işını Mammografisi (göğüs taraması) gibi mevcut görüntüleme yöntemleri şu açıdan pahalılar:

Bukalemun Dili, Jet Uçağından Daha Hızlı



Zooloji ders kitapları bukalemunun balistik dilinin, hızlandırıcı bir kasla güçlendirildiğini yazar. Bu kas, sardığı – ve sert bir kıkırdaktan meydana gelen- dil kemiği üzerinde sıkıştıkça uzar. Ancak Proceedings of the Royal Society of London (Series B) dergisine kabul edilen bir çalışmada, bukalemunun beslenme davranışlarını inceleyen iki morfolog (şekil bilimci), bukalemun dilinin hızlı hareketi ile ilgili daha başka etkenlerin olduğunu buldu. 
Hollandalı iki araştırmacı; Leiden Üniversitesi’nden Jurriaan de Groot ve Wageningen Üniversitesi’nden Johan van Leeuwen, bukalemun dilinin avı yakalama sırasında nasıl çalıştığını anlayabilmek için saniyede tam 500 kare yakalayan, hızlandırılmış x-ışını filmi çektiler. Filmler, bukalemun dilinin ucunun 50 g’de (g= yer çekimi sabiti) hızlandığını ortaya çıkardı. Bu hızlanma, bir jet uçağının erişebileceği hızlanmadan beş kat daha fazla.

Bilgisayar Gibi Çalışan Bitki Yaprakları




Bitki yaprağındaki açık ve kapalı stomatalar 
Bitkilerin soluması, yapraklardaki ‘stomata' isimli çok küçük delikler kanalıyla gerçekleşir. Stomata yani gözenek, olabildiğince fazla miktarda CO2 (karbondioksit) içeri alacak şekilde açılıp kapanırken bitki için son derece önemli bir kaynak olan su buharını olabildiğince az miktarda dışarı bırakır. Ancak bitki, bu verimliliği sağlamada görünürde bir problemle karşı karşıyadır: Yapraklar parçalara bölünmüştür ve bu parçalar, üzerlerindeki gözeneklerin açık veya kapalı şekilde bulunmasıyla birbirlerinden farklılık gösterir.  Yapılan son bir araştırmaya kadar bu bölünmüşlük yüzünden CO2 kazanımının sekteye uğradığı düşünülüyordu. ABD'deki Utah Eyalet Üniversitesi'nden David Peak ve arkadaşlarınca gerçekleştirilen çalışmada, bitkilerin gaz kazanım ve kayıplarını düzenleyebildikleri ortaya çıktı.  Hem de bir bilgisayar gibi hesaplamalar yaparak.

Midye Yapışkanının ‘Kimyasal Kodu' Çökertildi



Deniz kıyısındaki kayalara veya teknelerin gövdelerine yapışmış midyeleri daha önce görmüşsünüzdür; Ancak yandaki resimdeki gibi bir midyeyi ilk kez görüyor olmalısınız... Resimdeki midye, insanoğlunca üretilmiş olan ve en az yapışkanlığa sahip malzemelerden birine, teflona yapışmış görünüyor. Hem de asılı vaziyette.
Bu resim, ABD'deki Purdue Üniversitesi'nin kimya bölümünde, Wilker Araştırma Grubu'nun kullandığı laboratuvarda çekildi. Grubun başkanlığını yürüten kimya profesörü Jon Wilker, sonuçlarını geçtiğimiz ay duyurduğu çalışmasında, Mytilus edulis türüne ait midyenin süper kuvvetli tutkalının yapışmasında demirin anahtar rol oynadığını ortaya çıkardı. Böylece demir gibi bir metalin, şekillenmemiş biyolojik bir malzemenin oluşumunda kritik öneme sahip olduğu ilk kez gösterilmiş oldu.

Görme Engelliler İçin Sonar Baston


Yarasalar görme engellilerin kullanımına sunulacak titreşimli bastonların üretimine ilham kaynağı oldu. Benzer esaslara göre çalışan uçak kumanda sistemlerinin geliştirilmesi de planlanıyor. 

Oldukça hafif olan elektronik baston, insan kulağının algılayamayacağı frekansta (ultrasonik) ses dalgaları yayıyor ve üç metre çapındaki çevrede bulunan objeleri üç boyutlu olarak haritalandırıyor. Yol üzerinde bir engelle karşılaşıldığında baston bunları algılıyor ve tutamak kısmındaki düğmelerin titreşmelerini sağlayarak görme engelli sahibini uyarıyor. Ürünün tasarımı, Leeds Üniversitesi’nde görevli araştırmacı ve yarasa uzmanı olan Dean Waters’a ait. Water, şu ana kadar yaklaşık 25 görme engelli insan üzerinde test edilen bastonun oldukça başarılı bulunduğunu belirtiyor. 

Kış Uykusundaki Ayıların Kemiklerini Koruyan Sistem Keşfedildi



Siyah ayılar üzerinde yapılan bir araştırma, bu canlıları aylar süren kış uykularında kemik dejenerasyonuna karşı koruyan bir sistemin varlığını ortaya çıkardı. Bu çalışma aynı zamanda, fiziksel aktivite eksikliği durumunda hızla kemik hücresi kaybı yaşayan insanların tedavisinde yeni yöntemler için ilham kaynağı oluşturuyor.

Houghtan’daki Michigan Teknoloji Üniversitesi’nden Seth Donahue liderliğinde bilim adamları, üç ila beş aylık kış uykusu boyunca belirgin bir kemik kaybına uğramayan Ursus americanus türüne ait ayıların kemik gelişimini gözlemlediler.  Araştırmacılar bunun için beş adet ayının kemik metabolizmasıyla ilgili genlerdeki açılıp-kapanmalar üzerinde odaklandılar. Donahue ve arkadaşları bunun sonunda, ayılardaki kemik üretiminin sabit kaldığını ve hatta ayıların tekrar aktif hale gelmesiyle zirveye ulaşabileceğini ortaya koydular. Çalışma, ayıların kemiklerinde yaşlanmaya bağlı zayıflama ve incelme ortaya çıkmadığını da gösterdi. 

Yunuslardaki Bilgi Şebekesi, İnternetten Daha İyi



Yeni Zelandalı bir zooloğun araştırmasının sonuçları, internet ve elektrik şebekeleri gibi kompleks ağlar kuran mühendisler için yeni bir adrese işaret ediyor: Yunuslar.
Otago Üniversitesi’nden David Lusseau, 7 yıl boyunca 64 adet yunustan meydana gelen bir grubu inceledi.  Bunun sonucunda yunuslar arasındaki, insanlar ve insan yapımı şebekelerdekine benzer bir iletişim ağının varlığını keşfetti. Araştırmacının matematiksel incelemesi, The Proceedings of the Royal Society dergisinde yayınlandı. 
İnsan toplulukları da dahil olmak üzere birçok kompleks şebeke, bilginin üyeler arasında hızla değişimini mümkün kılan özelliklere sahiptir.
Yeni Zelandalı araştırmacının bu çalışması hayvan topluluklarının da bilgiyi hızlı ve verimli bir şekilde iletecek yapıda organize olduklarını gösteriyor. Goril, geyik, fil ve iriburun yunuslar gibi uzun ömürlü canlılar, bilgi aktarımında yaşadıkları ortamdan faydalanıyorlar. 

Tavuskuşu Tüyündeki Güzelliklerin Fiziksel Temeli Ortaya Çıkarıldı



Tavuskuşu tüylerindeki desenlere bakan bir insan, bunlardaki güzelliklere hayran olmaktan kendini alamaz. Bilim adamlarının son araştırmalarından birinde bu desenin temelinde şaşırtıcı bir tasarım olduğu ortaya çıkarıldı.
Çinli bilim adamları tavuskuşunun tüylerinde bulunan ve ışığın farklı dalgaboylarını süzüp yansıtabilen küçük tüylerin olduğu hassas bir mekanizmayı ortaya çıkardılar. Şangay’daki Fudan Üniversitesi fizikçilerinden Jian Zi ve arkadaşlarının Proceedings of the National Academy of Sciences dergisinde yayınlanan araştırmalarına göre, tüylerin parlak renkleri pigmentler tarafından değil, iki boyutlu olan ve kristale benzeyen küçük yapılar tarafından üretiliyor.

Bitkiden Böceklere Sıcak Karşılama


Soğukkanlı canlılar, herhangi bir iş yaparken gereken enerjiyi sağlamak için vücutlarını ısıtmalıdırlar. Bu ihtiyaç güneş ışığı altında güneşlenilerek giderilir. Ama yeni bir araştırmaya göre, böceklerin, diğer soğukkanlı canlıların sahip olmadığı bir ısınma merkezine sahip oldukları ortaya çıktı. Bazı böcekler vücutlarını daha önceden bilinmeyen bir mekanda; bitkilerde ısıtıyorlar.
Avustralya’daki Adelaide Üniversitesi biyoloğu Roger Seymour, dünya genelinde yaklaşık 900 bitki türünün, çiçeklerinde ısı üretme özelliklerinin bilindiğini belirtiyor. Hangi mekanizmayla üretildiği henüz bilinmeyen bu ısı, polenleyici böcekleri davet eden kokuların yayılmasını sağlıyor. Seymour ve çalışma arkadaşlarının Nature dergisinde yayınladıkları bir araştırma, bu ısının, polenleyici böcekler için aynı zamanda bir teşvik olabileceğini de ortaya koydu . 
Bu Bölümdeki Yazılar, Güncel Bilimsel Gelişmeleri Esas Alan Tefekkür Yazılarıdır. Kimi Zaman Ikincil Haber Kaynaklarından Bir Derleme, Kimi Zaman Ise Belli Bir Yazarın Özellikli Makalesinin Raporundan Meydana Gelmektedirler. Özellikli Makalelerde Orijinal Kaynağın Yazarı En Baştan Belirtilmekte, Derlemelerde Başvurulan Kaynaklar Ise Dipnot Olarak Listelenmektedir.